Outlast İnceleme

Outlast İnceleme

Bir önceki yazımızda Battlefield 3 Multiplayer İncelemesi ile sizlerleydik, şimdi ise efsane olacak hatta olan korku oyunu Outlast İncelemesi ile karşınızdayız.

Hepimiz sevmişizdir korku filmlerini, veya korkuyla ilgisi olan her şeyi. Yıllardan beri gelen klasikleşmiş korku öğelerini bile severiz, ve bu tür ‘klişe’ filmler bile hala yapılıyor. Tuhaf derecede izleniyor. Peki bu filmlerin arasında iyiler yok mu? Var, hatta çok iyiler bile var. Bu türe katılma zamanını ‘yeni’ olarak nitelendirebileceğimiz bir tür de var, el kamerasıyla çekilen korku filmleri. Blair Cadısı filmiyle başlayan bu tür daha sonraları Paranormal Activity ve REC gibi kaliteli işlerle devam etti. Peki ya bu korku türünün oyunlara yansıması nasıl oldu? Elbette çok iyi oldu. Bizi oldukça korkutan, olduğumuz yerde zıplamamıza neden olan bir sürü oyun çıktı. Fakat gündeme bomba gibi düşen, el kamerasıyla oynayabileceğimiz bir oyun daha çıktı. Outlast. Evet, korkularınızla yüzleşmenizi sağlayan bu oyun bizi de çok korkuttu. Youtube’daki ‘Reaction’ videolarına bakarsanız sadece bizi değil, oyunu oynayan herkesi korkuttuğunu görebilirsiniz. Peki bu oyunun amacı ne? Başlayalım efenim…

Öncelikle oyunda "Miles Upshur" karakterini oynuyorsunuz. Karakterimiz bir gazeteci ve bir gün kendisine gelen bir maille ‘Mount Massive’ adlı ‘korkunç’ akıl hastanesine doğru yola çıkıyor. Karakterimiz aslında yıllar önce bu hastanenin faaliyetini neden durdurulduğuna dair çok güzel görüntüler çekebileceğini bildiği için bu hastaneye doğru yola çıkıyor. İşin ucunda para ve mevki var çünkü. Fakat bu tecrübe, bizi çok kötü yollara sürüklüyor.

Oyun bir gece vakti arabanızda başlıyor. Normal arabayı sürerken bir yandan da radyoyu dinliyorsunuz. Her şey mükemmel, hastaneye yakınlaşıyorsunuz ve bir anda bir şeyler ters gidiyor. Radyo çekmemeye başlıyor. O anda zaten anlıyorsunuz neye bulaştığınızı. Fakat yaptığınız hırsla da beraber bu hastanenin içinde neler dönüp bitiyor öğrenmek istiyorsunuz, ve hastanenin açılmayan kapısından değil de kırık penceresinden içeri giriyorsunuz (böyle girdiğiniz bir yerden ne beklersiniz ki!) İşte o anda elektrikler gidiyor ve etrafı net görebilmeniz için kameranız yardımınıza koşuyor. Gece görüşünü açarak hastanenin içerisinde ilerlemeye başlıyorsunuz.

Peki hikayeden sonra grafikler nasıl?

Oyun daha önce birçok tanınmış oyunda çalışan Red Barrels adlı firmadan çıktı bildiğiniz üzere. Kendisinden hiç de beklenmeyen bir hareket yapan firma grafiklere baya uğraşmış, bunu oyun başladığında direk hissediyorsunuz. Modellemeler, animasyonlar, korku öğeleri her şey çok güzel olmuş. Zaten oyunda asıl sizi korkutan mekan tasarımları, ekip bu konuda da üstüne düşeni yapmış ve sizi gerçekten de karanlık bir atmosferin (gerçek bir akıl hastanesi) içine sokmayı başarıyor.  Yani grafikler bakımından içiniz rahat olsun, sizi rahatsız edecek en ufak bir detayın olmadığını söyleyebiliriz (tuvaletlerde görebileceğiniz kesik kafalar hariç!) Işıklandırma da bir o kadar güzel olmuş. Açık alanların ışıkları, kapalı alanların karanlıkları o kadar gerçekçi olmuş ki, kameranızın gece görüşü olmasa bir adım atamazsınız yani, o derece. Zaten ekibin sizi korkutmak için kullandığı diğer bir oyun da bu, ışıklandırmalar. Sizin korkunuzu tekrar sizin üstünüzde kullanıyor yani.

Onun dışında oyun FPS bakış açısıyla oynanıyor. İsterseniz kameranızla olayları kayıt ederek oynarsınız, isterseniz normal FPS olarak oynamaya devam ederseniz. Bu sizin zevkinize kalmış. Fakat oyunda oynadığımız karakter çok atik (bir gazeteciye göre!) Öncelikle oyunda herhangi bir silah kullanamadığınızı hatırlatalım. Yani tıpkı Amnesia’daki gibi silahsızsınız ve belki de tek silahınız kaçmak! Aynen öyle, düşmanlara vuracak bir şeyimiz olmadığı için sürekli zıplıyoruz ve kaçıyoruz. İşte bu yüzden karakterimiz çok atik. Eğer hızlı adımlar atarsanız ve bazı olayları önceden kestirirseniz düşmanlara yakalanma oranınız nerdeyse 0’a yakın oluyor. Zaten oyunu oynadığınızda anlayacaksınız ki oyun ‘vanayı aç, yürü ve anahtarı bulup bölümü geç’ mantığına dayanıyor. Bu bir süre sıkıcı bir hal alıyor ama oyun arada size Jumpscare oynadığı için bu kendini tekrar eden olayları pek de önemsemiyorsunuz. Onun dışında mekanla etkileşim kısıtlı, bunu iyi bulabilirsiniz kötü bulabilirsiniz o ayrı. Fakat bir düşünsenize, mekandaki her şeyle etkileşim içinde olabilseydik mekanın korkutuculuğu kalmazdı ve bu oyun zevkimizi baltalardı. Bu yüzden Red Barrels iyi bir mantıkla davranmış ve mekanla etkileşimi kısıtlamış.

Oyundaki kameranın bir numarası var mı?

Olayları kayıt altına almak tabi ki de gazetecilik kariyeri için iyi bir şey. Fakat olay Outlast’a gelince işler biraz değişiyor. Mesela oyunun bazı yerlerinde notlar çıkıyor ve bunlar hastanede neler olmuş neler bitmiş konularında fikir sahibi olmanızı sağlıyor. Ve o notlarda kamerayı açtığımızda çıkıyor. Yani eğer kamerayla bazı yerleri kaydetmezseniz notlara ulaşamayabiliyorsunuz ve hikayeyi tam anlamıyla anlayamıyorsunuz. Kamera da haliyle pille çalışıyor ve piller hayati önem taşıyor. Eğer pilleriniz biterse karanlıkta kalıyorsunuz ve karakteriniz yavaşça ölüyor. Bu yüzden her bölümü dikkatlice arayın, pilleri tasarruflu kullanın. Bu yüzden kamera önemli, onun dışında pek bir numarası yok.

Oyunda silahımız olmadığı için oyun gizlilik üzerine kurulmuş. Yani düşmana doğru ekranda bir tuş çıkacak mantığıyla koşmayın. Kaçmaya çalışmayın, kaçamazsınız. Sadece hızlı hareket ederek, gizlenin. Bu bir dolabın içi olabilir (ki genellikle düşman hemen yanınızdaki dolabı açıyor) ya da karanlıkta bir yer olabilir. Karanlıkta eğilirseniz düşmanlarınız sizi görmüyor ve sizi bulacağını söyleyip yoluna devam ediyor.

Bu arada sesler muhteşem. Ekip sizi korkutmak için elinde ne varsa kullanmış. Mekan tasarımlarından tutun da bir anda korkmanızı sağlayan müzik ve seslere kadar her şey düşünülmüş. Bunu çok rahatlıkla anlayabilirsiniz. Özellikle sizin hakkınızda konuşan düşmanları dinlerken gülmemek elde değil (şeyiniz hakkında yorum yapıyorlar çünkü)

Düşman türlerine gelince: Burası öyle bir hastane ki (aynı Grave Encounters filmindeki gibi) her şeyi bulmak mümkün burada. Her türlü psikopatlık burada. Başta tabi ki de küçük düşmanlarla karşılaşıyorsunuz. Hastanede tıkılı kalmış akıl hastalarını saymıyorum bile, zaten onlar zararsız ama oyuna ilk başladığınızda onlardan bile korkuyorsunuz. Fakat daha sonraları onların da ne cacık olduğunu anlıyorsunuz çünkü Walrider gibi bir düşmanınız var. Tek sorun her düşmanın (ya da yaratığın) birbirine benzemesi. Özellikle sizi yakalamaya çalışırken ki koşma animasyonu falan, daha çeşitli olabilirdi. Zaten oyunu oynadıkça daha çok psikopat görüyorsunuz ve artık hepsi birer tecrübe oluyor. O yüzden oyun esnasında bir anda görünce ‘of gene mi bunlar’ demeniz bizi hiç şaşırtmaz.

Oyunun sonu tamamen sürpriz bu arada. Yani ne tamamen bitiyor, ne de devam ediyor. Tam arada bırakmış bizi Red Barrels. Akıllıca mı? Tabi ki de akıllıca. Oyunun tutacağı zaten belli, bir devam oyunu yapmaları gerekirse hikayeyi kaldığı yerden devam ettirirler ve oyun devam eder. Eğer yapmazlarsa orda bitirirler, bu yüzden mantıklı bir hareket olmuş. Yani oyunun asıl amacını, niye oraya gittiğimizi, o hastanede nelerin olduğunu az çok anlıyorsunuz. Eğer bir devam oyunu gelirse (ki gelmeli) oyun daha da güzel bir tat alacaktır.

Sonuç?

Eğer korkmak istiyorsanız bu güzel yapımı sizlere tavsiye edebilirim. Gerçekten de korku dolu saatler yaşatıyor size Outlast ve oyunun yarısında ‘Lan keşke Battlefield oynayaydım’ dedirtiyor. Ama bir yandan oyundan da çıkamıyorsunuz çünkü hikayesi sarıyor. Yani efendim uzun lafın kısası, eğer oynayacak gerçekten de güzel bir oyun arıyorsanız Outlast tam size göre…